Kivanc Öner'in 3 yillik tedavi boyunca yasadığı deneyimleri dile getirdiği kitabinin önsözü
Somon balıklarını seyre dalmışım. Soğuk bir sonbahar sabahı Seattle şehrinin simgelerinden birisi olarak bilinen Washington Üniversitesi hastanesinin arka bahçesindeyim. Yeşil ve turuncunun, kırmızı ve sarıyla anlaşmışcasına bir ahenk içinde yüzdüğü ağaçların tam önünde bükmüşüm dizlerimi.. Gözlerimi hiç kırpmadan somon balıklarının hayat mücadelesini seyrediyorum. Alaskanın o muhteşem nehirlerinde serpilip, Pasifik Okyanusuna doğru büyük bir maceraya atılan ve tabiata olan sorumluluklarını yerine getirip yumurtalarını bıraktıktan sonra ufak bir havuzcukta ölümü bekleyen somon balıklarını.
Gözlerim, pulları soyulmuş, derisi kavlamış ve gözleri ateş kırmızısı olan iri bir somona yoğunlaşıyor aniden. Bütün ömrünü uzun yolculuklarda geçirmiş olmasına rağmen ölüm denilen o gizemli seyahate pek de hazır görünmüyor. Kuyruğunda ve kanatlarında kalan son bir enerjiyle çırpınışı tıpkı pili bitmekte olan bir oyuncağın yavaşlayan hareketlerini andırıyor. Rengarenk ağaçların dallarına gizlenmiş kargalar ve su kenarındaki duvarların üzerinde askerler gibi sıralanmış martılar, yaralı bir ceylana göz diken vahşi aslanlar misali kararlı ve vazgeçilmez bir içgüdüyle bekliyorlar. İri somon mücadeleyi elden bırakmadan havuzu turlamaya devam ediyor. Aniden aklıma kendim geliyorum. İri somon balığının verdiği mücadeleye benziyor benim mücadelem. Saçlarım dökülmüş, derim yıpranmış, gözlerim yorgun. Ben de onun gibi ağır hareketlerle mücadeleci çırpınışlar yapıyorum. Kolayca teslim olmayarak ve direnerek, ölümü beklemektense ona meydan okumayı amaç edinerek. Elbette ki somon balığı kaderine karşı koyup sonsuza dek yaşamayacak. Ama mücadeleye dönüştürdüğü azmi sayesinde, zamanı dolmadan da teslim etmeyecek kendini martıların sivri gagalarına. Elindeki silahlarını sonuna kadar kullanıp cesur bir nefer gibi savaşmadan vazgeçmeyecek canından.
Ölümü beklemek. Ölümü hissetmek. Ölüme yakın olmak. Ölümden korkmak. Veya kelimenin tam anlamıyla ölmek. Tıpkı elimizi yakan sıcak bir ütü gibi atarız bu düşünceyi aklımızdan. Geldiği gibi gider. Beynimiz onu işlemden geçirip, belleğimize kaydetmez nedense. Derhal unutmaya şartlar. Bizden uzaktır ölüm. Hiç olmayacak gibidir. Kafamızda üç dakikadan fazla yer etmeyen bir gerçektir. Peki ya ne zaman aklımıza gelir ve bir daha da çıkmaz ölüm? Ne zaman ensemizde hissederiz o tarifsiz ürpertiyi? Ne zaman tartarız ihtimalleri, olasılıkları? "Ölüm her aklına geldiğinde ah edip vah edip inleme! Bu halinle Tanrı'yı incitmiş olacaksın. Azrail kapıyı çaldığında evi telaşa verme! O geldiğinde sen gitmiş olacaksın." Ne zaman böylesi bir dörtlük Ahmet Kaya şarkılarının emsalsiz çalılarından bir çekirge misali sıçrayıp gerçekligin çimlerine konar? Peki tüm bunlar ne zaman ve nasıl başladı, neden ben yirmidokuz yaşındayken ölüme yakın isimli bir şarkı yaptım? Neden şimdi Seattle'ın simgesi olan somon balıklarını mideme indirip aldığım potasyumları düşünmek yerine, kaderleri ile ilgili satırlar yazıp, onları kendime benzetmekteyim?